Ankara
Doruk maden işçilerinin açlık grevinde 7. gün: Artık konuşmakta bile zorlanıyorlar, bunun adı zulümdür; ödenen miktar toplam alacağımızın 50'de 1'i bile değil!
Çok basit önlemler varken zoru başardılar.
301 madencinin öldüğü Soma’nın yıl dönümü
Nefes’ten Nisanur Yıldırım’ın haberine göre, faciada oğlu Uğur Çolak’ı kaybeden ve aynı zamanda Soma 301 Madenciler Sosyal Yardımlaşma Derneği Başkanı olan emekli madenci İsmail Çolak, oğlunun kaybını şöyle anlattı: “Biz evlatlarımızı kaybedince adaleti de göçükte bıraktık. Oğlum benim ilk göz ağrımdı, sevdamdı. Baba oğuldan öteydik. Aç kapitalizm, çocuğumuzu bizden kopardı. Çok basit önlemler varken zoru başardılar. İşçi sağlığı ve iş güvenliklerine dikkat etmiş olsalardı bunlar yaşanmazdı. Hiçbir işçi, iş yerlerinde öldürülmemeli. İnsanların çıkarılan madenlerden daha kıymetli olduğu anlaşılmalı.”
Birgün Gazetesi
Çiftçilikten kopup 22 yıl yeraltında çalışan Bağımsız Maden İş Genel Başkanı Gökay Çakır, işçilikten sendika önderliğine uzanan hikâyesini konuştuk:
Soma Maden Katliamı'nın 12'nci yıldönümü: Yeraltından gelen umut
Maden işçiliğine ne zaman başladınız, daha önce ne iş yapıyordunuz?
Manisa Soma Ularca köyünde yaşayan ilkokul mezunu bir vatandaştım ben. Köylüyüm, köyünde hayvancılık yapan, çiftçilik yapan bir vatandaşıdım. 23 yaşına kadar. Köyümüzde, köylerde yaşayan insanlar çiftçilikten, hayvancılıktan başka bir şey bilmezler. Babam da çiftçiydi. Köylü insanlar siyaseti pek takip etmezler. Devleti çok yormazlar, kendi halinde yaşarlar. Ta ki 2000’li yıllara kadar. 2000'li yıllardan sonra Türkiye'de siyasi konjonktür insanlara şunu yaptı: Dediler ki; “Okulları köylerden taşıyacağız, şehirlerde okutacağız çocuklarınızı”. E çocukların şehre gelmesi o köylüyü, o çiftçiyi zorladı. Öyle olunca oradaki köylü, -çocuğunun kendisi gibi olmasını istemediği için köyü terk etti. Çocukları için şehre göç etti. Ee köylü insan, iş yok, nasıl adapte olacak şehir hayatına? Sonra kendini madende buluyorsun. ‘Nasip, öleceksek ölürüz, kalacaksak kalırız’ diye iniyorsun madene301 kişi savaşta ölmüyor, bir anda ölüyor. O günden sonra, 47 gün işyerine adımımı atmadım. Bir hafta sokaklara çıkıp arkadaşlarımı defnettikten sonra 40 gün evden çıkmadım. Ben o günleri konuşmak istemiyorum. Tahir Çetin’i de anlat diyorlar. Ben bunları anlattığım zaman bir daha yaşıyorum. O yüzden konuşmuyorum. 26 gün depremde kaldım, onu da anlatmak istemiyorum. Bende kalıyor o.
Biz 301 arkadaşımızı kaybetmişken, işveren bir SMS ile ocakları kapattı, binlerce işçi sokakta kaldı. Tazminatları ödenmedi, ihbar kıdemleri ödenmedi. Özlük hakları, maaşları kaldı içeride. Sendikanın işçisine sahip çıkmadığını gördüm, siyasetçinin bir şey yapmadığını gördüm, patronun ceza almadığını gördüm. O saatten sonra Gökay Çakır’ın beyni 180 derece ters döndü.
301 kişi savaşta ölmüyor, bir anda ölüyor. 42 kişi bir anda ölüyor. 9 kişi bir anda ölüyor. 18 kişi bir anda ölüyor. Sadece madencinin değil ki. Türkiye işçi sınıfının, Türkiye emekçilerinin kaderi bu zaten. Bak çocuklar ölüyor çalışırken 70 yaşını aşmış insanlar çalışırken ölüyor. Ölesiye kadar çalışmazsanız muhtaç olursunuz. Geçinemiyorsunuz çünkü. Türkiye’de kölelik sitemi var var. Durum bu.
Son söz… İşçi sınıfına da çağrısı var. Bir an evvel sarı sendikalardan kopsunlar, sararmış solmuş o sendikalar. Bizim gibi bağımsız sendikalara yönelsinler. Onlar çürümüş, 30 senelik genel başkan olmaz, patronla kol kola sendikacılık olmaz. İşçi sınıfı bir an evvel bu sendikalardan kopmalıdır.
Planlı
Hakan Tosun cinayeti: Planlı hedef alma mı, kavga mı?
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF)’in Türkiye temsilcisi Erol Önderoğlu’nun kelimeleriyle, “Türkiye COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, yetkililer çevre sorunlarını haberleştirmeye adanmış bu gazeteci ve belgeselcinin ölümcül şekilde darp edilmesiyle ilgili iki şüphelinin tutuklanmasıyla yetinmemelidir. Yetkililer, bu vahşi suçun tüm gerçeğini — özellikle de cinayetin ardındaki motivasyonu — süratle ortaya çıkarmak için ellerinden gelen her şeyi yapmalı; sorumluların kim olduğunu belirlemek amacıyla olayın gazetecilik faaliyetleriyle bağlantılı olabileceği ihtimalini de araştırmalıdır. Bu mücadele, ülkede medya çalışanlarına yönelik şiddetin giderek normalleşmesine karşı koyabilmek açısından daha da önem taşımaktadır.
Hakan Tosun’un neden saldırıya uğradığı dava süreci, belli ki sanık avukatları tarafından “karşılıklı atışma” üzerinden tartışılmaya devam edecek. Öldürenler belli, öldürülen belli.
Türkiye’de kentsel dönüşümle birlikte artan maden projeleri, kazalar, Kazdağları’ndaki orman kıyımı, işçi ve köylü direnişleri, baraj inşaatları ve Hatay’daki rezerv alanlar… Ekolojiye dair hemen her başlık dijital olarak belgelenmiş; çoğunun ardında Hakan Tosun’un kamerası var.
Onun ölümü basit bir kavga değil, çevre gazeteciliğiyle rahatsız ettiği çevrelerin araştırılmasını gerektiren simge bir dava niteliğinde.
Hakan Tosun’un ardında hem bir soruşturma dosyası hem de Türkiye’nin doğa ve kent mücadelelerinin eşsiz görsel arşivi kaldı. Tosun’un ölümünün ardındaki sis perdesi dağılması için neden öldürüldüğü sorusunu baki tutmalıyız, hem yılların emeğine sahip çıkmak hem de ailesini bu kavgada yalnız bırakmamak için.
Özge Mumcu Aybars kısa dalga
Emek / e-skop
Yüksel Arslan (1933-2017)
21/4/2017/ skopbülten /Özyaşam
1933
24 Temmuz’da, Haliç’in ucunda, İstanbul’un ilçesi Eyüp’te, Pierre Loti’nin evinin pek yakınında, fabrikalarla ve dehşet verici mezar taşlarıyla dolu eski mezarlıklarla kuşatılmış Bahariye denilen mahallede doğdum.[1]
Bir iç göçmen olan babam bu fabrikalardan birinde işçiydi. Anadolulu bütün genç köylüler gibi doğduğu köyü ilk terk edişi askerliğindeydi. Bu garip seyahat on yıldan fazla sürer! Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı.
Annem de tuhaf bir göçmendi. Türkiye’nin doğusunda doğmuş, Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus ordularından kaçmış ve yollarda bulaşıcı hastalıklardan ana-babasını ve kız kardeşlerini kaybetmişti. Önce Ankara, sonra da İstanbul’da hizmetçilik yapmıştı.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında ailenin yardımına koşmak için bir tekstil fabrikasında işçi oldu. Altı kişiydik (sonradan işçi olacak bir ağabeyim ve iki kız kardeşim vardı).
Arşiv
Orhan Taylan ile solun görsel hafızası üzerine
1970’li yıllarda TİP’in ve çeşitli sendikaların görsel işlerini üreten ve ortaya uzun yıllar konuşulacak, kullanılacak işler çıkaran Orhan Taylan’la solun görsel serüveni.










